Nasrettin Hoca'nın Yeni Hayatı

           Abdullah’tan olma Sıdıka’dan doğma Nasrettin Hoca gözlerini dünyaya Sivrihisar’da açmıştır. Doğarken her çocuk gibi ağlayıp ağlamadığını bilmiyoruz. Ama tüm insanları 800 yıldan bu yana gülmekten ağlattığı kesindir. Her çocuk gibi gülüp oynarken ilk derslerini babasından alan Nasrettin hoca, Medrese eğitimini Sivrihisar ve Konya’da tamamlamıştır. Konya ki ne Konya, Anadolu Selçuklu Devletinin başkenti. Medreseden sonra başlamış çalışmaya, Bir muallim, bir katip, bir kadı, çalışmış da çalışmış anlayacağınız. Sonra yerleşmiş Akşehir’e.  çocuklarını yetiştirmiş. Tarih kitaplarına baktığımızda pek de gülecek hali yok aslında anadolu insanının, devir kötü, bir tarafta Moğollar, bir tarafta beylikler kendileri arasında çekişmekte halk da arada ezilmektedir.  Halkın içindeki Yunus Emre, Mevlana Celaleddin, Hacı Bektaş Veli;  aynı zamanda Nasrettin Hoca’nın da çağdaşıdır. Hoca Nasrettin’e kalsa 1400 yılında Timur’un filine de baktığı söylenir ya neyse. Anadolu halkının ihtiyacı olan gülümsemeyi ancak ve ancak sağlayabilecek önemli bir şahsiyet neyseki vardı. Ne de olsa bu yalan dünyanın yükünü gülerek ve güldürerek taşıyabileceğini çok erken öğrenmişti.. Fani vücudu aramızdan 1284 yılında ayrıldı. Nasrettin hoca sadece Türk dünyasını değil tüm dünya halklarını güldürebilen en önemli pirlerden birisidir. “İnsanın en gerekli ilacı gülmektir”  diyen Nasrettin Hoca  800 yıldan bu yana insanları güldürmektedir.

Şöyle bir kendimi yokladığımda 800 yıllık ömrüne ne kadar da güzel fıkra ve nükteli sözler eklemiştir. Nasrettin Hoca.

 

*                *                *

 

Allahın emriyle Nasrettin Hoca dirildi. Görse-baksa başka dünya. Tanınmaz bir dünya. Mezarlığın yanından geçeni durdurdu.

-Bu hangi dünya, oglum?

-Ey, agam, bu dünya, bu dünya.

-Yok. Bu bu dünya benzemiyor. Bu üçüncü dünya olmasın? Şimdi sultan kimdir?

-Sultan zamanı geçdi. Şimdi Cumhurbaşkanı var. Kayserili.

Hoca cumhurbaşkanı devamlı Kayseriden seçiliyordur diye zannetdi.

“Bende Kayseriye gideyim. Allahın işidir, belki bize-de sıra yeter.”

Nasrettin Hoca Akşehirden Kayseriye gitdi.

Kuraklık. Her taraf sarı renkde. Bir tepe üstünde bir kişi keçiyi bagırtıyor. Elinde de bıçak.

-Sabah-sabah bu keçiyle niye kavga yapıyorsun?

-Abim, görmüyormusun?! Bir damla yagmur yok. Bir keçiyi kurban verirsem, yagmur verir.

-Ya-hu, bütün sürüyü alabiliyorken, senin bir keçine aldanmaz.

  

  *    *    *

 

        Hoca Kayseriye geldi. Para yok, hanımı yok, evi yok. Sokak-sokak dolaşıyor. Akraba-dost arıyor. Sonunda bir fıskiyenin öbür yanında tesbisini elinde oynayan bir ihtiyar kişiyi gördü. Yüzünü birine benzetdi. Hoca selamlaştıkdan sonra: “Sen Zahıreddin bin Ahmet bin Seyfullah bin Fahreddin demisin?” dediğinde karşıdaki gülümseyerek: “Sen-de Hoca Nasreddin bin Fıkraeddin demisin” dedi.

-Allahıma yüz binlerce şükürler olsun. Beni dostumla buluşdurdu. Ey Zahıreddin, bana eski giysilerinden ver. Az vakitden geri veririm.

-Az zamanlık vermiyorum. En az altı aylık kiralık verebilirim.

Nasrettin Hocanın gözü dört oldu.

-Kiralık olsa da ver.

Hoca çok zayıfdı, kemikleri çok incelmişdi. Ona gore, her giysi bol oldu.

Hoca alışmamış giysili, hüzünlü bir halde şehiri dolaşmayı devam etdi. “Eli açık dostlarımı bulabilsem.”

Güneşde batıya egilip başladığında Nasrettin Hoca geceyi nerde, nasıl geçireceğini düşünmeye başladı. Bir güzel dubleks binanın önünde güzel bir hanım Hocaya çok ihlaslı bakdı. Hoca eve kolaylaşdığında hanım öyle nazik söỳledi.

-Beyefendi, az zamanlık evime gelebilirmisiniz?

-Evet, evet memnuniyetle.

Hanım Hocayı bir odaya götürdü. “Allah verdiğini çabukda veriyormuş.”

-Kusura bakmayın, ceketinizi çıkarın. Evet, gömleğınizi de çıkarınız. –Hoca bir saniye düşündü. “Bu işler nasıl oluyor?! Nikah filan yapılmadan!... Sonuna bir bakalım.” Hoca gömleğinide çıkardı. Hanım efendi onun tişordunu da çıkarmasını istedi.

Hoca dondu. Ne yapacağını bilmeden şaşırdı. Hanım oglunu çagırdı. Sekiz yaşlı tembel bir çocuk agır yürüyerek odaya girdi. Annesi:

-Oglum, bak! Yemeklerini yemeden kalkarsan, aynı bu zayıf kişi gibi olursun. Anladınmı?!

Hanımefendi Hocaya bakdı.

-Bagışlayın, başka çarem kalmadığı için böyle yapmaya mecbur kaldım. Size teşekkür ederim.

Hoca yine sokakda kaldı.

                                          *    *    *

Hoca bir lokantadan yemek diledi. Verdiler. Yemek yerken arasında fıkra söyledi. Ondan yine istediler. Fıkraları begenmiş bekar bir ihtiyar kişi Hocayı kendi evine davet etdi.

Gündüzleri sokak-sokak, çarşı-çarşı dolaşıyor. Tanış, dost bulma ümidi var. Ara sıra fıkralarınıda serçe gibi uçuruyor. Ona şehir halkı begeniyorlar. Bu güne kadar ticaretden başka şeyi bilmeyen Kayserililer gülmeyi yavaş-yavaş öğrenmeye başladılar.

Hocanın söyleyen fıkralarının etkisini görmüş bir Kayserili Hoca üzerinden para kazanmak için neşeli bir kafe açıyor ve Hocaya orada devamlı fıkra söylemek görevini veriyor. Halk bu kafeye gece-gündüz akın ediyor. Para yagmaya başlıyor. Kayserili sahib o paralardan Hocaya bir kuruş bile vermiyor. Ama diğer kafelerden, restoranlardan teklif gelmeye başladığında Hocayı kaybetmemek için kendisini zorlayarak para vermeye başlıyor.

O eski giysilerin kirasını vermeye vardığında, o kişi o kadar çok para istiyor ki, onun istedik parasına en güzel avrupa giysi takımı satın alınabiliyor. Ne yapsın Hoca?! Parayı veriyor, eski giysileride orada bırakıyor.

Az zamandan Hoca bir küçük gecekondu satın alıyor ve orada yaşamaya başlıyor.

Bir gün fıkra söyleyen kafesine giderken yolda çok yaşlı bir kişi ile karşılaşıyor.

-Hoca, söylesene, sana o dünyayı görmüş diyorlar. Sen o köprüden geçebildinmi?

-Ben köprüden geçmek-de istemedim. Orada da gecekonduda hayatımı devam etdirdim.

                                                          *    *    *

      Nasrettin Hoca dirildikten sonra kimlik alması gerekiyor. Vesikalık resim lazım diyorlar. Hoca uzun uzun düşünüyor. Acaba, çukura girerek belden yukarısını mı çektirsem diye düşünüyor…  En sonunda Hoca boy olarak çekilmiş resmin belden aşağısını keserek götürüyor.

 

*     *     *

 

Yine bir gün Hocayı komedi tiyatrosunda sahne buluşmasına davet ediyorlar.

-Kaç para vereceksin?

-Kaç seyirci gelirse, onun yarısı senin.

Akşamleyin Hoca sahnede fıkra söylerken seyircileri sayıyor. Altı yüz kişi.

Ama tiyatro sahibi üç yüz kişi diyor. Hoca altı yüz diye ısrar ediyor. Tiyatro sahibi: “Üç yüz kendileri, üç yüz onların gölgesidir.

-Gör bak şehirler ne kadar değişik. Akşehirde sadece gündüzleri gölge olurdu, geceleri o gölgeler uyurdular, şimdi Kayseride gölgeler geceleride uyanık gözüküyorlar.

Yine bir gün Hoca evlendi. Normal bir yaşam başladı. Hocanın meşhurluğu büyüdü. Onu üniversite öğrencileri ile buluşmaya davet etdiler. Geç kalıyorum diye acele etdi-de taksiye bindi.

 

*    *    *

 

Yine bir gün Hoca evlendi. Normal bir yaşam başladı. Hocanın meşhurluğu büyüdü. Onu üniversite öğrencileri ile buluşmaya davet etdiler. Geç kalıyorum diye acele etdi-de taksiye bindi.

Kapıda onu karşılamaya çıkmış öğrenciler, büyük-büyük profesörler Hoca arabadan indiğinde alkışladılar ve gülümsemeye başladılar. Hoca hiç bir şeyden habersiz rahat gözüküyor.

-Nasreddin Hocam, sizin ayakkabılarınız birisi beyaz diğeri siyah.

-Evde kalmışlarda aynısı.

 

*    *    *

 

Yine bir gün Hoca süt çok veren bir inek satın aldı.

-Hatuncuğum! İneğe iyi bak. Çok ot verirsen, çok süt verir dedi. Hanımı da gayret gösteriyor, ama inekde süt yok. Hoca da buna şaşırmış. “Her halde beni kazıklamışlar” diye ineğin eski sahibine gitmiş. Durumu anlatmış. Eski sahibi de cevabını vermiş.

-Yahu, senin Kayserili olmadığın belli oluyor. Hanımın daha erken kalkarak inek sağması şarttır. Kayseride kim erken kalkarsa uyunan komşunun ineğini sağma adeti vardır.

Nasreddin Hoca ne yapsın, Kayserililere yavaş-yavaş benzemeye başladı. Sigara için kibrit soranlara “Bekleyin” dedi. Beş-on kişi topladıkdan sonra bir kibrit yakarak hepsinin sigarasını yakdı. Sobanın borusunu temizlemek için hiç bir zaman usta çağırmadı. Komşusunun bembeyaz kedisini sobaya tıkdığında bir saniyede boru tertemiz oluyor. Onun için diyorlarya, Kayseride beyaz kedi bulunmaz.

 

                                                       *    *    *

 

       Bir gün kayınpederi ölüm yastığında yatarken, Hocaya molla getirmeyi, Yasin okutmayı söylemiş. Hoca molla getirerek bunu yapdırmış. Molla çay içerken, kayın pederi Hocaya: “Kağıt, kalem alda alacaklarımızı  yaz” diyor.

 

Mehmetden-15 YTL

Seyfeddinden-30YTL

Aliden-50YTL

 

Hoca sevinerek yazıyor.

Kayın pederi: “Şimdi borçlarımızı yaz.” diyor.

 

İrfana-300YTL

Yusufa-450YTL

 

Hoca hemen yazmasını bırakdı ve mollaya: “Mollam, kayın pederim öldü, çenesini  çabuk bağlayın” dedi.

                                                       *    *    *

Bir gün misafir kapı zilini çaldığında Hoca hemen yatağının altında gizlendi. Gizlendi, ama ayakları iyice  gözüküyordu.

Misafir eve girdi. “Hoca, ay, Hoca!” diyerek odaya baktı. Ayaklarını gördüğünde şaşırdı.

-Hoca niye yatağın altında yatıyorsun?

-Kendi evim, nerede yatmak istersem, orada yatarım.

O misafir masada bulunan yemegi, ekmeği, tatlıyı hem-de siyah biberide yemiş. Bir ay önce evim yıkıldı demiş. Hoca da:

-Bu yemek iyişinle benim evimide hemen yıkarsın demiş.

                                                       *    *    *

Yine bir gün iki sarhoş Hocayla karşılaşarak soruyorlar:

-Hocam, bu gök yüzündeki Aymıdır, Güneşmidir?

-Valla, özür dilerim, ben buralı değilim.

                                                      *    *    *

         Yine bir gün Hoca Japonca öğrenmiş ve Türkçeyi unutmuş. Japonlar suda boğulduğunda son defa dalıyorum diyorlarmış.  Hoca da bir gün Antalyada denizde boğulmaya başladığında: “Son defa dalıyorum” diyormuş. Kimse buna önem vermemiş. “Allah aşkına dalıver.” demişler. Hocayı son saniyede sahile çıkarmışlar ve sormuşlar: “Nasreddin Hoca, bundan  ne ders aldınız?

--Türkçeyi unutanlar mutlaka boğulacaklar.

 

                                                      *    *    *

Yine bir gün Hoca bir zengin iş adamı ile yarışmaya başlamış.

Zengin restoranda üç yemek yerse Hoca beş yemek yemiş. Zengin garsona 10 YTL çay parasını bıraksa, Hoca 20 bırakmış. Çıkışda zengin paltosunu aldığında 10 YTL ödemiş. Hoca 20 YTL ödeyerek “Palto da lazım değil” demiş ve titreyerek çıkmış. 

                                        *    *    * 

Yine bir gün Hocayı ve kızı Fatmayı gecekondu yaptı diye karakola götürmüşler.

Polis:

-Hanım efendi. Kutsal isminiz olduğu için Sizi serbest bırakıyorum.

 Sonra Hocadan ismini sormuş!

Hoca:

-Benim ismim de Nasreddin Fatmadır demiş. 

 

                                                   *    *    *

  Nasrettin Hoca’ ya  sormuşlar:

-Hocam sen bütün herkesi güldürüyosun. Bunun hikmeti ne?

-Hoca cevap vermiş: Bütün insanlar dünyaya ağlayarak gelir, ben gülerek geldim gülerek gideceğim. Misafirliğe de ağlayarak gelinip gidilir mi?

 

*    *    *

 

-Nasrettin Hoca, senin birkaç yerde mezarın var diyorlar. Sen bizim memleketde doğmadın mı?

-Mezar için iddalaşmaya gerek yok. Bir parça toprağı bir araya getir baş ucuna da bir taş koy. Taşınız da yok mu?

                                                    *    *    *

Hoca Nasreddin dirildikten sonra, bir yerlerden eski buzdolabı buluyor ve sonra onu pazara satışa çıkartıyor.

-Hoca Nasrettin, buzdolabında fare girebilecek kadar delik var ki.

-Onu merak etme. Arka tarafında kedi girecek kadar delik de var.

                                                      *    *    *

Hoca Nasrettin otobüse bindiğinde bir hırsız Hoca Nasrettin’ in ceplerini karıştırmaya başlar. Nasrettin Hoca hırsızı yakasından yakalar.

-Utanmıyormusun hırsızlık yapmaya?

-Sen utan. Fil gibi olmuşsun  cebinde bir kuruş bile yok.

 

                                                    *    *    *

-Allah seni niçin yarattıki Nasrettin?

-Ben olmasaydım dünya gözyaşına gark olacaktı.

 

                                                    *    *    *

Hoca bir dükkanda çalışmaya başlamış. Müşterinin biri ayakkabının bir giyip bir çıkarıyormuş.

- Bu ayakkabıyı çok sevdim ama param yetmiyor.

- Şimdi sen birini al diğerini de paran olduğunda alırsın.

 

                                                    *    *    *

 

-Hoca sarığın ne kadar da büyük?

-Aklım arttıkça kafam şişiyor, kafam şiştikçe sarığım büyüyor.

 

                                                    *    *    *

Nasrettin Hoca dut ağacında dut yerken iki yabancı gelir. Selamlaşıp tanışınca bakarki herkes ailesinin namını söyler:

            -Agacanyan

            -Nazaryan

Sırada Nasrettin Hoca’ya gelince “Dutalyan”der.

Biraz sonra başkaları gelir.

            -Alizade

            -Hasanzade

Hoca ne diyeceğini bilemez, sessiz de kalamaz. “Haramzade” der.

 

                                                         *    *    *

Hoca  tren garında restorana gidip birşeyler yemek ister. Üzerindeki paltoyu da vestiyere bırakır. Yemeğini yer ve çıkar. Trene binerek gider. Gideceği yerde de indikten sonra yine bir restorana gider ve yemek yer çıkarken de vestiyerden paltosunu ister.

--Beyfendi, siz bize palto vermediniz.

--O zaman benim paltom trene yetişemedi..

 

                                                         *    *    *

Nasrettin Hoca sevgili eşeğinden düşünce ayağını ameliyat ettirir ve sonuçta topal kalır.

- Nasrettin hoca bir ayağın kısaldı mı?

-Yok, yok, diğeri biraz daha gelişti.

                                                          *    *    *

Hoca pazardan iki karpuz alır ve her kolunda bir karpuzla yola koyulur.  Bir bakar ki karpuzlardan birisi eksiktir. Hemen polise gider ve durumunu arz eder.

--Ben iki karpuz aldım ancak birini çaldılar.

--Ama sizin elinizde karpuz yok ki?!

 

                                                          *    *    *

Nasrettin Hoca’ya bir arkadaşı, telefon et de misafirliğe gel diyor. Nasrettin Hoca da bir gün telefon ediyor ve misafirliğe gidiyor. Ev sahibi bir tas etsiz çorba veriyor. Nasrettin Hoca, baktı ki aç kalacak. Hoca evden çıkıp o evin bahçesine girdiğinde bir de ne görsün, kuzu ateşte kızarmaktadır. Ocakta da et kaynamaktadır. 

            Bunu duyan ev sahibi bahçeye koşuyor. Ama nafile Hoca kuzunun başında beklemektedir. Hocayı eve geçirmek için çok çalışır ama Hoca oralı olmaz.

            --Senden söz kurtulmaz duyordım da, anlaşılan kuzu da kurtulmayacak.

 

                                                          *    *    *

“Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar” diyerek Nasrettin Hoca’yı tımarhaneye atarlar. Doktorlar hastaların durumlarını kontrol etmek için geldiklerinde bi de ne görsünler Hoca çatıya çıkmış çişini yapmakta doktorları görünce keser.

--Nasrettin Hoca, neden durdun?

--Çişime tutunup yukarı çıkarsın diye korktum da.

 

                                                          *    *    *

Nasrettin Hoca pazara girerken cüzdanını çaldırır.

-Cüzdanı alan çabuk getirsin, yoksa geçen pazarda olanlar olacak! Diye hiddetle bağırmaya başlar. Hırsız korkusundan cüzdanı getirdiğinde sorar:

-Söylesene geçen hafta ne olmuştu.

-Cüzdanımı çaldılar ama getirmediler demiş.

 

                                                          *    *    *

Nasrettin Hoca oğlunu gürcüce öğrenmesi için bütün varını yoğunu harcayıp Gürcüstan’a gönderiyor. Oğlu okulunu bitirince geri gelir. Nasrettin Hoca’da oğluna soru sorarak oğlunun seviyesini görmek ister:

-Oğlum söyle bakalım gürcüce “su” nasıl söylenir?

-“Suvaşvili”

-“Ekmeğe” ne diyorlar?

- “Ekmekaşvili”

Nasrettin Hoca oğlunun durumunu anlayınca dayanamaz:

-Oğlumaşvili, bu okuyuşunla aç kalarsınaşvili.

                                                            *    *    *

 

Nasrettin Hoca Rusya’da arabasıyla giderken trafik polisi durdurur.

-Beyefendi, kuralları ihlal ettiniz. Rusça savunmanızı yazınız.

-Ben Rusça bilmiyorum ne edeyim?!

-Kesinlikle Rusça yazmalısınız.

Nasrettin Hoca evraklarının arasına bir onluk koyarak uzatır.Polis onluğu görünce

-Beyfendi, Rusça bilmiyorum diyorsun ama yarısını yazdınız bile.

 

                                                             *    *    *

Depremde hanımını kaybeden Nasrettin Hoca, hanımını çok yad eder. Evi yıkıldıktan sonra dört kişi bir çadırda yaşamak zorunda kalır. Yardım için yemek getirenler sorarlar: “Hoca Hanımına ne oldu?” Hoca da uzunca durur, kurtarabildiği kadar yemek kurtarıp, tabakları yaladıktan sonra aklı başına gelince soru soranlara hemencecik “Öldü” diye cevap verirmiş.

 

                                                             *    *    *

Nasrettin Hoca misafirliğe gider ve ev sahibi çayla birlikte çekirdeksiz kuru üzüm getirir. Nasrettin Hoca üzümden avuç avuç alıp yemeye başlayınca ev sahibi dayanamaz.

--Komşu, üzüm teker teker yenir der.

Hoca aldırmaz:

--Birer birer yenilen şeftalidir der.

 

                                                             *    *    *

Nasrettin Hoca ve bir dostunu yolda haramiler durdurur. Alacak hiçbir şey bulamayınca onlara “Asfaltta yüzün!”derler. Nasrettin Hoca’nın dostu başlar ağlamaya: “Asfaltta yüzülür mü?” diye. Nasrettin Hoca hemen müdahale eder ve susturur: “Sesini çıkarma iyiki asfaltta yüz dediler, dal deselerdi ne yapacaktın?”

 

 

                                                             *    *    *

Birisi, sarıklı olarak Nasrettin Hoca’nın resmini çekmek ister ancak Hoca haşır huşur sarığını çıkartıp kenara koyar.

            --Niye böyle yaptın?

            --Sarığım resme sığmaz diye korktum.

 

                                                              *    *    *

Nasrettin Hoca hastalanınca hastaneye kaldırmışlar. Oda arkadaşının tuvaletini yaptığı kabın içersine biraz şeker atmış. Biraz sonra tahlil için gelmişler ve kabı alıp uzaklaşmışlar.Tahlil sonuçlarına göre doktorlar gelip hastayı yoğunbakıma götürdüklerini gören Nasrettin Hoca:

-- Şeker attığım iyi oldu ya tuz atsaydım doğru mezara götürürlerdi.

 

                                                               *    *    *

“ Adamın iyisi koca burunlu….” diye bir söz duyan Nasrettin Hoca kendine estetik ameliyatla koca bir burun yaptırıp evlenmek için bir gelin aramaya başlıyor. Sonunda uzun saçlı bir gelin adayı buluyor ve evleniyor.

--Affedersin benim burnum yapmadır.

--Sen de affet, benim de saçlarım yapmadır.

 

                                                                *    *    *

 

Nasrettin Hoca evin dışını boyamak için yerdeki fırçayı alır, bir sopaya sıkıca bağlayıp duvarı boyamaya başlar. Birkaç kez sürttürdükten sonra fırçayı yere bırakır. Bir de ne görsün fırça komşusuna doğru hareketlenir. “Kudretine kurban olduğum Allah’ım” diye söylenerek fırçayı yakalar. Meğer komşunun köpeğini sopaya fırça diye bağlamamış mı !?

 

                                                                *    *    *

 

Nasrettin Hoca köylülerini denemek için ölü numarası yapar. Bütün köye yayılan bu acı haberden sonra köylüler Nasrettin Hoca’nın başında toplanır. Nasrettin Hoca’dan helallik almak için toplanan halk içersinde borcu olanlar ortaya çıkmaya başlar. Nasrettin Hoca, yaptığı işin ne kadar da iyi olduğunu düşünerek başında toplananların konuşmalarını dinlemeye başlar. Komşularından biri:

-          “Nasrettin Hoca bana olan taşlı tarladan borcunu ödemeden öldü”. Benim alacaklarım ne olacak diye döğünmeye başlayınca Nasrettin Hoca bu iftiraya dayanamayarak yattığı yerden fırlar:

-          “Ben sizi denemek için oyun etmiştim.” deyince. Komşusu:

-          “Ah! Ben de oyun ettim.” demiş.

 

 

                                                              *    *    *

 

Öğretmen derste; “Teknoloji gelişti. Makineye koyun versen öbür taraftan sucuk olarak çıkarmaktadır.” der.

Nasrettin Hoca parmak kaldırıp sorar:

--Teknoloji gelişmişse sucuk versek öbür taraftan koyun çıkar mı?

 

                                                               *    *    *

       Nasrettin Hoca sonunda kardeşlerini aramaya karar verir. İlana şöyle yazar: “Evlenemedim, evim yok, kardeşlerim nerdeyseniz cevap verin.” Hiçbir cevap alamayınca gazeteye ikinci ilanı verir: “Bir ayağım çukurda, fabrikama ve yedi katlı işhanıma sahip çıkacak kardeşlerimi arıyorum nerdeyseniz cevap verin.” Gazetede ilan çıktıktan hemen sonra gelen cevaplara kimse yetişemez. Nasrettin Hoca’nın yüzlerce sadece erkek kardeşi ortaya çıkar. Hoca:”Benim ne kadar da çok anne ve babam varmış!?”diye şaşırır.

                                                               *    *    *

Komşusu hapse düşünce Nasrettine mektup yazar.

-- Balık kızartması, et kavurması, zeytinyağlı dolmalar…gönder.

--Komşu  söylediklerini  bitirerim dersen yerimizi değiştirelim.

 

                                                               *    *    *

Nasreddin Hocanın köydeşi hastalanarak yoğun bakıma alınmış. Hocada köydeşinin halini sormaya geliyor.

-Nasılsın? Ölüyormun, diriliyormun?

Hastanın agzı burnu oksijenli halde konuşamadan rahatsız mırıldanmış.

-Konuşamıyorsan yazabilirsin.-diyerek Hoca kalem ile kağıdı uzatmış.

-Eşşek oğlu eşşek! Boruyu basma, oksijen gelmiyor.

 

                                                                 *    *    *

Nasrettin Hoca dünyayı gezer ve en sonunda yine Akşehir’e dönüyor. Bi de bakmış yol, park, otel, lokanta,… gibi her yere Nasrettin Hoca’nın adı verilmiş.

            -Hoca, bak her yere senin adını verdik.

            -Bu kadar olduğuna göre bulutlara da ad taksaydınız.

                                                               ------------------

 

 

Hazırlayan: Oraz YAGMUR

Aktaran Irfan ÜNSAL ve Erdoğan BULUT

TÜRKMENISTAN

E-Posta: dovranyag@ mail.ru

 



2650 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
REKLAM
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam1
Toplam Ziyaret54830